Polonezköy: tarihten gelen dostluk

 

 

Polonezköy: tarihten gelen dostluk.
Polonya – Türkiye ortak kültür mirası


GERÇEK POLONYA KÖYÜ

Adampol’u Türkiye’deki diğer köylerden farklı kılan en önemli öge, tarihidir.

Her şeyden önce, yalnızca bir Polonyalı veya en azından Katolik mezhebinden bir Slav, bu köyün sakinleri arasına katılabilirdi. Bunlar arasında ulusal ayaklanmalara katılmış birkaç emekli asker ve Kırım Savaşı’nda Rusya’ya karşı savaşmış Polonya tümeninin askerlerinden oluşan kalabalık bir grup bulunuyordu. Bu insanlar özgür Polonya hayalleriyle yaşamışlardı. Yurtseverlik duygularını, anılarında ve öykülerinde yaşatıyorlardı. Bunun dışında köy, Polonyalı politik göçmenlerin büyük bölümünün özgürlük isteklerinin uzun yıllar sözcülüğünü üstlenmiş olan Czartoryski’lere aitti. Bütün bu olgular, köylülerin Polonya’ya olan her şeye ilgilerini güçlendiriyor, köyün özerkliğinin korunmasını sağlıyordu.

Adampol’daki yaşam, her şeyden önce insanların güvencesine bağlıydı. Bu da, öncelikle çorak tarlaların ihya edilmesi ve evlerin inşaası demekti. Bu evreyi hemen her köy sakini yaşamak zorundaydı, sürülmüş tarla veya kurulmuş evleri başkalarından satın almak çok az rastlanan bir durumdu.

1856 yılından sonra Adampol’da tarıma dayalı bir çalışma ve dinlenme düzeni yerleşmeye başladı. Öncelikle tahıl,patates ve mısır ekimi yapılmaktaydı. Ama ağır bir çalışma temposuna rağmen yalnızca çiftçilik yapmak karın doyurmuyordu. Neyse ki, çevredeki ormanlarda çeşitli av hayvanları çoktu. Avlanma sayesinde taze et ve deri sıkıntısı çekilmemiştir. Avlanmanın, köylüler açısından önemli bir nedeni daha vardı. Özellikle yabanî domuz gibi büyük hayvan avı çok heyecan vericiydi.

Av, ağır çiftçilik işlerinden sonra bir çeşit rahatlama oluyordu ve köydeki yaşantıda değişiklik demekti. Ayrıca kadınlar ormanda mantar, böğürtlen, meşe palamudu, kestane toplarlar ve bunlarla ev hayvanları, özellikle de domuz beslerlerdi. Köylüler inek, keçi,koyun, ve kümes hayvanları yetiştirirdi. Gerekli olan her şeyi Adampol’da üretmek mümkün değildi. İstanbul’daki tereyağı, yumurta,domuz eti ve tavuk satışından sağlanan gelirle Polonez köylülerin giysi, tarım aletleri gibi gereksinimleri karşılanıyordu. Kimileri de kok kömürü üreterek ek gelir sağlıyorlardı.

Köyün özgünlüğü, sıkça ziyaret edilen bir yer haline gelmesine neden oldu. Başlangıçta özellikle yabacılar geliyorlardı. Bu konukların büyük bir çoğunluğunu Adampol’e çeken neden, yabanî domuz, geyik, tilki ve çakal avı yapabilme olanağıydı. Kimilerini ise yeşillikler arasındaki ve huzur verici değişik çevre çekiyordu. Konuklar Türkiye’de hiçbir yerde rastlamadıkları bir mutfakla karşılaşıyorlardı. 1904 yılında Adampol’u ziyaret eden Çek yazar Karol Droz’a omlet, tütsülenmiş et ve ev ekmeği ikram edilmiş, yemekle birlikte iyi bir şarap ve lezzetli,soğuk,cana can katan bir su ikram edilmişti. Köy sakinleri ise çoğu zaman üzerine yağ süzülmüş patates, ekşi süt (bir çeşit kefir), etli, lahanalı patates, “jur” (bir çeşit ekşi çorba), ayrıca omlet “pierogi” (içine peynir ya da patates konan mantı), “leniwe” (kalın doğranıp suda haşlanmış hamur) yerlerdi. Pazar günü genellikle domuz kızartması yapılır ya da yabanî kuşlar yenirdi.

Adampol’da gerçekten de çok çalışmak gerekiyordu. Yaz döneminde gün doğduktan hemen sonra tarlaya gidilir, gün batarken dönülürdü. Adampollular haftanın beş günü böyle çalışırlardı. Cumartesileri ise tarlada işlerini biraz daha erken bitirirlerdi, çünkü akşamları evde ve evin çevresinde genel temizlik yaparlardı. Bütün avlular temizlenirdi.

Pazar günü, Katolikler için dinlenme günüdür. Adampol’da bütün Polonya köylerinde olduğu gibi, herkes sabahları ayin için kilisede toplanırdı. Dinin, köy yaşantısında büyük bir rolü vardı; farklı dil ve farklı geleneklerin yanı sıra köy halkının Ortodoks Yunanlılardan ya da Müslüman Türklerden farklılığını vurgulayan önemli bir etkendi.

Adampol sakinleri ibadetlerinde tam bir rahatlığa sahiptiler ve dinsel hayat burada herhangi bir Katolik Polonya köyünde olduğu gibi sürdürülürdü. Dinî bayramlarda en önemlisi, Hz. İsa’nın doğum günü olan Noel bayramıydı. Bu bayramın arifesi her zaman çok gösterişli bir şekilde kutlanırdı. Önemli bir sembol olan arife gecesi yemeği, bütün yıl içinde kutlanan en büyük dinî-ailevî bayramdı. Bu ziyafet en az on iki çeşit yemekten oluşurdu. Özellikle bu bayram için hazırlanan yemekler vardı. Örneğin balık,kırmızı pancar çorbası, nohutlu lahana, “kutia” (haşhaş,buğday,fındık,bal ve üzüm ile yapılan bir tatlı) gibi. Bunun dışında sofraya her gün yenen yemelerden koyulur, hatta dolma gibi kimi Türk yemekleri de yapılırdı.

Eski bir Polonya geleneğine göre, masaya bir kat saman serilir, tabakların altına ise güzel bir ekmek konurdu. Bu özel ekmekleri ya rahip verir, ya da Polonya’daki tanıdıklar gönderirdi. Yemeğe güneş battıktan sonra oturulurdu. Başlamadan önce ekmek bölünür ve dilekler iletilirdi. Yemekten sonra Adampollular Polonya’daki hemşehrileri gibi Noel ağacını süslerlerdi. Çam ağacı, Polonyalılar için Noel bayramının simgesi olan şekerlemeler, çeşitli cam ve kağıt süsler ile bezenirdi. Gece yarısında ise Adampollular, Katoliklerde gece yapılan tek tören olan Noel ayini için kiliseye giderlerdi. Bu ayin sırasında çeşitli Noel şarkıları söylenirdi. Çocuklar bayramın ikinci gününden itibaren birkaç kişilik gruplar halinde Noel şarkıları söyleyerek evleri dolaşır,bayram dileklerini iletir ve buna karşılık ev sahibinden çeşitli bağışlar, çoğunlukla da bayram kekleri toplarlardı. Adampol’da da, gençler ve yaşlılar Noel’den Üç Müneccim bayramına kadar genellikle çalgıcılar eşliğinde şarkılar söyleyerek dolaşırlardı. Üç Müneccim gününde kilisede tebeşir ve günlük kutsanır, evlerin kapısına ise, Hıristiyan inanışına göre, Hz. İsa’yı doğumundan kısa bir süre sonra ziyaret eden Üç Müneccim’in adlarının baş harfleri olan KMB (Kasper, Melhiyor, Baltazar) yazılırdı.

Hıristiyanlar için önemli bir diğer dinî bayram, çarmıha gerilmiş Hz. İsa’nın dirildiği gün olan Paskalya’dır. Paskalya’dan bir önceki gün olan Cumartesi günü rahip sırayla bütün evleri ziyaret eder ve bu mutlu bayramın simgesi olan yumurtaları kutsardı.

Paskalya Pazarı bu büyük bayramın ciddiyeti içerisinde sakince geçerdi. Köylüler bu günü genellikle aile içinde kutlarlardı. Ancak gece, gelenek haline gelmiş şakalar -kimi zaman da oldukça ilginç şakalar- yapılırdı. Çitlerin başka yere taşınması,arabaların sökülmesi ve parçaların çatıya atılması her zamanki oyunlardı. Öncelikle genç kızların oturduğu evlerde şaka yapmaya özen gösterilirdi. Paskalya pazartesisi, Islak Pazartesi (Polonyaca: Şimigus Dıngus) olarak da adlandırılır. Bu günde suyla yapılan bütün şakalar hoş görülür. O günlerde en çok teneke yağların kovadan biraz daha ufak, genelde su kabı olarak kullanılan kutuları revaçtaydı. Tabii kızları en uygun şekilde ıslatmak her bekar delikanlının onuru idi. Bu arada yetişkinler de paylarını alırdı. Ayinin en kutsal anında tüfekle yüzlerce defa ateş etmek Adampol geleneğiydi.

Geri kalan dinsel bayramlara gelince, Polonya köylülerinin inançları içinde en tipik olanlarının yalnızca birkaçından söz edeceğim. Meryem Ana Mum Bayramı’nda (2 Şubat), kilisede kutsanan büyük mumlar daha sonra, fırtınalı günlerde tehlikeden korunmak ve ölmek üzere olan kişilere huzur sağlamak için yakılırdı. Büyük bir dinsel bayram da “Tanrı Teni” bayramıydı. İşte bu günde bayram alayı bütün köyü dolaşırdı. Köyün karşı köşelerinde bulunan dört evde birer sunak kurulur, dinî alay bu yerlerde bir süre dururdu. Dinî bayraklar ve ermişlerin heykelleri taşınırdı. Beyaz giysili kızlar çiçek serperlerdi. Bu tip alaylar, kuraklık döneminde tarlalarda yağmur yağdırmak amacıyla da düzenlenirdi. Dinî bayramlar arasında önemli olan bir diğeri de Meryem Ana Tahıl Bayramı idi (15 Ağustos). Bu günde, daha donra evlerin duvarlarına asılacak olan büyük buğday çelenkleri kutsanırdı.

Dualardan sonra Adampolluların çoğu evlerine dönerken meyhanenin önünde toplanırlardı. Çocuklar meydanda oynar, büyükler de birer kadeh votka içerken sohbet eder, akşam için sözleşirlerdi. Ortak eğlenceler için her zaman epeyce zaman ayırırlardı. Hemen her Pazartesi akşamı bir evde dans düzenlenirdi. Hatta kimi zaman hafta içinde de danslar düzenlenir, cümbüş haftalar boyu sürerdi.

Ziyafet ve eğlence için hiçbir fırsat kaçırılmazdı. Bunları anlatmaya en önemlisinden, yani düğünlerden başlamak gerek.

Adampollu çocuklar küçük yaşlardan itibaren kız-erkek birlikte oynarlar, büyüyünce de birlikte çalışırlardı. Kızlar ve oğlanların birbirlerini iyice tanımak ve beğenmek için çok fırsatları olurdu. Bir kıza âşık olan delikanlı, o kızın ailesini diğer evlerden daha sık ziyaret ederdi. Genellikle de beraberinde ufak bir şeyler getirirdi: Büyükler için nane likörü, kıza da şekerleme…Tabii bu henüz hiçbir taahhüt sayılmazdı. Evlilik konusunda son sözü, her şeyden önce oğlanının mal durumuna bakan büyükleri söylerdi. Oğlanın ailesi, kızı kabullendiği zaman kızın ailesine söz almak için giderdi. Drahoma miktarının tesbit edilmesinden sonra -bu meseleyi bir gecede çözmek bazen mümkün olmuyordu- söz kesme resmen ilan edilirdi. Bu vesileyle, çoğunlukla en yakın aile çevresi içinde yüzüklerin takıldığı küçük bir davet düzenlenirdi. Nişanlana kıza başka delikanlılar artık talip olamazlardı. Çünkü artık bu kız başkasının kısmeti demekti.

Düğün, kızı kendi evine aldığı için, genellikle erkeğin evinde olurdu. Damat, bir davetliler grubu ve çalgıcılarla birlikte gelinin evine gelirdi. Gelin, bu gün için uzun beyaz bir elbise giyer, başına taç ve duvak takar, eline de bir çiçek buketi alırdı. Damat ise her zaman lacivert veya siyah takım giyerdi. Kızı, aile evinden, ekmek ve tuz ile babası uğurlardı.

Nikâhı, kilisede Katolik rahip kıyardı. Nikah töreninden sonra, bazen 200-300 kez, tüfekle kutlama atışı yapılırdı. Daha sonra damadın evine gidilirdi. Gelinle güveyi, damadın babası, aynen kız babasının uğurladığı gibi “Allah onlardan hayatları boyunca ekmeği esirgemesin” dileğiyle ekmek ve tuz vererek karşılardı. Ve sonra düğün başlardı. Bu, çoğunlukla köy halkının bir araya gelmesi için bir fırsat olurdu. Herkes, daveti veren aileye bir şekilde yardım etmek isterdi ve gücü neye yeterse onu getirirdi. Domuz, tavuk, yumurta, av hayvanı, kek vs. düğünler pek gösterişli olur ve genellikle birkaç gün sürerdi. Davetliler yer, içer, danseder ve şarkı söylerdi.

Şarkının, köy yaşamında önemli bir yeri vardı. Yalnızca düğünlerde değil, dinsel törenlerde ve günlük yaşamda da şarkı söylenirdi. Bu, köy halkı arasında sıkı bağlar oluştururdu. Güzel seslere değer verilir, yeni şarkılar öğrenilirdi. Köyde, kimileri Polonya’da bile artık unutulmuş yurtseverlik şarkıları dahil çok şarkı bilinirdi.

Pek çok kişinin katıldığı vaftiz törenlerinde de şarkı söylenirdi. Katoliklerde isim konması, kilisede Katolik rahip tarafından yapılan önemli bir görevdir. Çocuklar Polonya köyüne yakışır şekilde, yalnızca Polonez adları alırlardı. Oğlanlar en çok Ludwik, Jozef, Mieczyslaw, Edward, Boleslaw, Franciszek adını alırlardı. Kızlar arasında moda olan isimler, Maria, Jadwiga, Elzbieta, Anna, Magdalena idi. Bu fırsatla düzenlenen davet evde yapılırdı. Tabii içki ve müzik eşliğinde…

Matem zamanlarında da tüm köy birlik olurdu. Cenaze töreninden sonra komşular, merhumun anısına onun evinde toplanır, fırsattan istifade birkaç kadeh içilirdi. Bazen daha fazla içildiği de olurdu.

Birlikte olmak için aile törenleri tek fırsat değildi. Karnaval sırasında da tüm köy neşe içinde eğlenirdi. Büyüklerinden izin aldıktan sonra gençler köy evlerinden birinde öğleden önce toplanır, burada değişik kılıklara girerlerdi. Oğlanlar en çok kız kılığına girerler veya general olurlar, kızlar ise prenses kılığına girerlerdi. Kılık değiştirme çoğu zaman öyle iyi yapılırdı ki gençleri bazen yakınları bile tanıyamazdı. Bu şekilde oyuna katılanlar bütün köyü dolaşır, el kol hareketleri yapar, ıslak çalar, maskaralık ederlerdi. Toplanan hediyeleri alayın çıktığı eve taşırlardı. Orada da akşam eğlence düzenlenirdi. Ertesi gün, eğer eğlenmekten bıkmamışlarsa başka bir evde toplanırlardı.

Karnaval sonu da Adampol’da gösterişli bir şekilde ve iki gün boyunca -pazartesi ve salı- kutlanırdı. Bu amaçla geleneksel olarak lokmalar ve bisküviler hazırlanırdı. Teorik olarak salıyı çarşambaya bağlayan gecenin on ikisine kadar eğlenilirdi ama dansetmeye dalan gençler bu süreyi genellikle aşardı. Bu durum rahiplerin pek hoşuna gitmezdi. Karnaval sonu eğlencelerinin ertesi günü başlayan orucu vurgulamak için, ucuna boş yumurta kabukları ve balık şeklinde yapılmış hava kesesi takılmış çubuklarla köyde dolaşılırdı.

Şarkı ve eğlence çok şeye eşlik ederdi. Köylüler kendi yaptıkları yastık ve yorganların içini kaz tüyleriyle doldururlardı. Yastık yapmak için kazların yolunması, Adampol’da, uzun sonbahar akşamlarının önemli bir uğraşı idi. Bu ayrıca, iyi zaman geçirmek ve sevgiliyle görüşebilme fırsatı demekti. Genellikle 10-15 kişi toplanırdı. İlginç öyküler anlatılarak, nükteler yapılarak hoşça vakit geçirilirdi. “Yolma” işi çoğu zaman gecenin on ikisine, bazen birine kadar, ev sahibinin masaya davetine kadar sürerdi. Kimi zaman bu iş yemekle bitmezdi. Eğer aralarında bir çalgıcı varsa dansa başlanırdı.

Sık sık yapılan danslı eğlenceler, Adampol’de birkaç kişilik bir çalgıcı takımının bulunması sayesinde mümkün olabiliyordu. Erkeklerin çoğu en azından bir müzik aletini çalmayı bilirdi. Yetişkinler ve gençler müzik yaparlardı. Her grupta bir keman (çoğunlukla Jozef Biskupski çalardı), akordeon, flüt ve mandolin bulunurdu. Adampolluların anımsadıklarına göre, eğlenceler sırasında güçleri tükeninceye dek dansederlermiş. Polonez, Krakovlu, Oberek, Polka ve tango ile vals gibi Polonya dansları çok revaçtaydı. Adampol’daki her eğlence “Biz yaşadıkça Polonya ölmeyecek” sözlerini içeren Polonya Millî Marşı’nın söylenmesi ile biterdi.

1950’li yılların sonuna kadar Adampol’da bu şekilde yaşandı. Hayat ağırdı ama yaşamaya değerdi. Köyden ayrılmak, daha az çalışmak demekti ama bu daha monoton bir yaşam anlamına geliyordu. Çoğunluğun benimsediği bu yaşam tarzı, topluluğu kaynaştıran ve göçü engelleyen bir unsur idi.

ADAMPOL’DA YAŞAYANLAR

Adampol’da soyadları çeşitli arşivlerde kayıtlı 250’den fazla göçmen yaşadı. Köyde, aşağı yukarı 100 kişinin doğmuş olduğu biliniyor. Kuşkusuz bu küçük kitapta tüm kişileri tek tek anmam mümkün değil. Ancak, köyün en ilginç sakinlerinden, ayrıca gelişmesine en çok katkısı olanlardan söz edeceğim. İşte onlar Adampol’un tarihini yaratanlardır.

Köyün ilk sakinlerinin özgeçmişlerini Prens Czartoryski için Czaykowski yazmıştır. Özgeçmişler, Adampol’u kurmanın ve ayrıca gelişmesi için düzenli şekilde büyük miktarlarda para ayırmanın en önemli gerekçesiydi. Listedeki ilk kişi Kazimierz Probola’dır. Yaşamı ve maceraları, ilginç ve kalın bir kitabın konusu olabilir. Yaşamını ayrıntılı olarak anlatmadan, yalnızca Czaykowski’nin yazdığı birkaç cümleyle yetinilse bile, bu, Rus ordusuna alınmış ve kaderin bir cilvesiyle Osmanlı İmparatorluğu’na katılmış Polonyalıların durumlarını açıkça ortaya koyabilecek niteliktedir.

Probola, Zamosc kenti civarında, Katolik bir köylü ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kasım Ayaklanması’nda 4. Süvari Birliği askeri olarak savaşır, çatışmaların birinde Ruslara esir düşer. Ruslar genellikle, esir aldıkları Polonya ayaklanma ordusunun askerlerini zorla Rus ordusuna alır, kendilerine başkaldıran Çerkezlerle savaşmaları için Kafkasya’ya gönderirlerdi. Probola, Çar içim savaşmak istemeyip Çerkezlere sığınır. Fakat Kafkasya dağlıları, yandaşları olan Polonyalıları, düşmanları olan Ruslardan ayıt edemezler. Bu yüzden Probola, düşman ordusu askeri olarak muamele görüp bir Kürde satılır. Şansı varmış ki sahibi kendisine karşı iyidir, hatta İslâmiyet’i kabullenmesini bile istemez. Probola, sahibiyle bütün Anadolu’yu gezer, Osmanlı’ya başkaldıran Mısır Valisi Muhammed Ali’ye karşı düzenlenen seferde de yer alır. 1839 yılında bir çatışma sonunda esir düşer. Mısırlı kumandanlardan İbrahim Paşa, Probola’nın askeri yeteneklerini fark edip onu, süvari tümeni öğretmenliğine atar. Probola’nın durumu Mısır’da iyidir ama İslâmiyet’i kabul etmesi istenir. Bu yüzden “Yukarı Mısır’dan” (belki Yukarı Mısır derken, o zaman Muhammed Ali’nin eline geçen Lübnan’ı kastetmektedir) kaçar ve çölü yayan geçerek İstanbul’a ulaşır. Orada ayakkabı tamirciliği ile hayatını kazanmaya çalışır ama “dürüst ve çalışkan olduğu halde, arkadaşlarından biriyle harap bir bodrumda yaşayacak kadar zor duruma düşer”.

Adampol’da üç yıllık çalışmadan sonra Probola mütevazı bir ahşap ev, bir tarla, birkaç kovan, at, inek, ve iki dana sahibi olur. Evlenir, 1847 yılında oğlu dünyaya gelir. Adam Michal adını koyar, çocuğun vaftiz babası Michal Czaykowski, annesi ise Ludwika Sniadecka olurlar (Ludwika Şniadeçka, 19. Yüzyılda yaşamış Polonyalı kadınların en meşhurlarından biridir ve Boğaziçi’nde 20 yıldan fazla yaşamıştır).

Czaykowski’nin Prens Czartoryski’ye yazdığı 6 Haziran 1845 tarihli raporun 64 numaralı ekinde özgeçmişi verilen, yeni yerleşen 24 göçmenden yalnızca ikisi Polonya Kasım Ayaklanması’nda savaşmamıştı. Çoğu -Probola gibi- ayaklanmadan sonra ceza olarak Rus ordusuna alınıp, Kafkasya ve Çerkez esaretinden sonra Adampol’a varmıştı. Probola’nın arkadaşlarının çoğu daha da korkunç ve feci olaylar yaşamıştı. Örnek olarak iki vaka anlatmak istiyorum. Çerkezlere esir alınan Wojciech Bielak (Voyçeh Biyelak) iki yıl köle olarak çalıştırılmış, geceleri de, kaçmaması için boynundan ağaç gövdesine zincirlenmiş. Küçük asillerden gelen Franciszek Serafimowicz (Françişek Serafimoviç) de Rus ordusuna alınmış, ama çoğu arkadaşı gibi Kafkasya’ya değil Besarabya’ya (Boğdan) gönderilmiş. Vatanseverliği yüzünden çok çekmiş. Czaykowski’nin yazdığına göre, yalnız bir ay içinde 2500 kamçı yemiş. Dayaktan aklı karışmış. Bu durumdayken yüzerek Tuna’yı geçmiş. Orada kendisine rastlayan Şark Ajansı’nın bir adamı onu Adampol’a yerleştirmiş. Ancak , Adampol’da sağlığına kavuşmuş.

Çerkezlerin, Rus ordusundan kaçanlara karşı kötü muamele yaptıkları şeklindeki haberler Polonyalıların kaçışlarını büyük ölçüde durdurmuştu. Bu nedenle 1840’lı yılların ikinci yarısında Adampol’u, Çerkez esaretinden kaçıp gelen Polonyalılar için iltica yeri olarak koruma gereksinimi giderek azaldı. Ama köy, Şark Ajansı için “arka cephe” olma fonksiyonunu devam ettirdiğinden, varlığı “Hotel Lambert” için önemliydi.

Adampol’un Polonyalı mülteciler için bir sığınma yeri olması, “Uluslar Baharı” hareketinin Macaristan’da yenilgiye uğramasından sonra tekrar önem kazandı. O zaman Osmanlı İmparatorluğu’na yüzlerce Polonyalı geldi. Sonuçta 1849-1851 yılları arasında Adampol’a hemen hemen 100 yeni göçmen geldi.

Adampol’daki mezarlıkta ilk taşlar da belirmeye başlar bu arada. İlki, Aralık 1850’de ölen Karol Zarzycki (Karol Zajıtski)’ye aittir. Şubat 1851’de Binbaşı Franciszek Michalowski (Frankçişek Mihalovski), kısa bir süre sonra, Temmuz 1851’de Wladyslaw Jelenski (Vladislav Yelenski) ölürler. Hiç birinin kabir taşı koyacak kimsesi yoktur, bu yüzden mezarlarından hiç iz kalmamıştır. Karol Zarzycki ile Binbaşı Franciszek Michalowski hakkıanda hiç bir şey bilinmiyor. O zamanlarda Czaykowski yeni gelen göçmenlerin özgeçmişlerini yazmıyordu.

Wladslaw Jelenski’ye, Adampol halkı içerisinde renkli hayatıyla ön plana çıkmış birisidir. 1821 yılında, toprak sahibi, zengin ve asil bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Liseyi Wilno’da bitirir. Gerçi Dorpat’ta (şimdi Estonya’daki Tartu) yüksek öğrenime başlar., ama kısa bir süre içinde bir yer altı örgütüne katılır. Ruslar faaliyetini saptayınca 1837’de Fransa’ya kaçmak zorunda kalır. Orada, güverte tayfası olarak donanmanın ticarî bölümünde çalışmaya başlar. Birkaç yıl sonra subaylığa yükselir, donama teori ve pratiğine ilişkin yazılarıyla şeflerinin dikkatini çeker. Fransız gemici kimliğiyle bütün Avrupa, Meksika, Haiti, Brezilya, Şili ve Senegal kıyılarını tanıma olanağı bulur. Fakat Polonya’da silahlı bir ayaklanmada yer alma düşüncesinden asla vazgeçmemiştir. Plymouth’tan Czartoryski’ye, 12 Ocak 1846’da gönderdiği mektubunda ilginç bir öneride bulunur. küçük gemiler Baltık Denizi’ne girip Rewal limanında duran Rus gemilerini yok edeceklerdir. Çıkarma birliği ise, Rusya’nın elindeki Estonya’da karaya çıkıp, Ruslarla savaşmak için Litvanya’ya gidecektir. Bu tasarı, fazla maceracı göründüğü gerekçesiyle Prens tarafından kabul edilmez.

Jelenski, ayrıca Litvanya ile Beyaz Rusya’nın iç politikası hakkında prense ayrıntılı bilgi iletmeye devam eder. Jelenski, Uluslar Baharı Hareketi’nin yenilgiye uğramasından sonra Polonya birliklerinin Macaristan’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kaçışı sırasında Şark Ajansı’yla sıkı ilişki kurar. Ajansın isteğiyle, Polonyalıları Dobruca’da yerleştirme projesini, padişaha sunmak üzere kendisi hazırlar.

Bu hayalperest gemiciyi, dünyadan -aynı zamanda denizden- uzak bir köşeye, Adampol’a yerleşmeye ne itti bilinmez. Belki kadınlar… Çünkü Adampol’a iki Fransız hanımla birlikte gelmiş, ailesinden düzenli olarak aldığı paralar sayesinde çiftliğini geliştirmeye başlamıştır. Jelenski’nin büyük planları ani ölümü yüzünden gerçekleşemez. Bu ölüm, yaşadığı çevre için beklenmedik bir olay olur. Çünkü henüz otuz yaşındadır.

“Uluslar Baharı’na katılanlardan Adampol’a gelip de ev kuranlar arasında Polonezköy’de yaşayan Biskupski ailesinin kurucusu İstabullu fakir bir terzi vardı. Terzi Mateusz Biskupski (Mateş Biskupski) Polonya’daki Gliwice kenti yakınlarında doğmuş. Kasım Ayaklanması’ndan sonra Varşova’ya gitmiş, tahminen 1838 yılında İstanbul’a gelmiş, birkaç kişilik ailesinin geçimini temin etmek için Adampol’a yerleşmişti. 1896 yılında öldüğü zaman seksenini geçmiş bulunuyordu.

General Zamoyski’nin tümenin feshedilmesiyle köye daha çok göçmen geldi. Aralarında, Adampol’un en kalabalık üç ailesinin, Kepka (Kempka), Dochodo (Dohodo), Wilkoszewski (Vilkoşevski)’lerin ataları da vardı. Bu aile reisleri arasında hayatı en ilginç olan kişi Ignacy Kepka (Ignatsı Kempka) idi. Köydeki söylentiye göre çocukken Kasım Ayaklanması’na katılıp mermi dökümünde çalışmış, sonra Polonya birliklerinin birine katılarak askerlere yardım etmiş, Wola’ya (Vola: Varşova’nın bir semti) hücum edilinceye kadar ayaklanma ordusunda kalmıştı.

Ignacy Kepka’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Bulabildiğim belgelerde üç ayrı tarihe rastladım: 1813, 1821ve 1832. 1813 ve 1832 tarihleri, kahramanımızın 1831 yılı Kasım Ayaklanması’nda çocukken katılabilmiş olmasına olanak vermiyor. 1821’de ise, 10 yaşında bir çocuk olarak ayaklanmacılarla birlikte olması mümkün. Ruslar’a karşı ulusal mücadeleye katılmasıyla ilgili öyküler uzak yerlere kadar ulaşmış. Bunlar söylentiler ama Kırım Savaşı emekli askerleri arasında en uzun yaşayan kişi de Ignacy Kepka idi. Adampol’un bütün sakinleri kendisine her zaman büyük saygı gösterirlerdi. Hatta kilisede, ihtiyar Kepka için güzel, kırmızı kadife kaplı bir koltuk yaptırmışlardı. Kepka, Adampollular için köyün zorluklarla dolu ilk yıllarının simgesiydi. Bütün köy için değerli bir anı olan çakmaklı tüfeği, Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu’na hediye edildi, şimdi Varşova Askerî Müzesi’nde bulunmaktadır.

Adampol’un renkli simalarından birisi de Jan Dochoda (Yan Dohoda) idi. Büyük bir olasılıkla Doğu Polonya’da yaşayan Kazaklardandı. Doksan yaşında bir ihtiyar iken, öleceğini hissettiğinde oğlu Jakup (Yakup)’tan eve bir demet saman getirmesini istemiş. Oğlu samanı döşemeye sermiş, ihtiyar da, “bu, askerin son dinlenmesidir” demiş ve gönül rahatlığıyla saman üzerine uzanmış, ruhunu teslim etmiş.

Bir başka büyük ailenin kurucusu Teodor Wilkoszewski, (Teodor Vilkoşevski) Lwow (Lvov)’luydu*. Epitafından anlaşıldığına göre, 1848 yılında Krakov’da Avusturya’ya karşı patlak veren ayaklanmaya katılmış, kırım Savaşı’ndaysa General Zamoyski’nin tümeninde görev yapmıştı.

Yukarıda anılan üç kişiyle birlikte köye 100 kadar başak askerde yerleşmiştir. Çoğu, Adampol’da devamlı kalmaya karar verir. Bu olay, köyü epeyce değiştirir. Çünkü, 1856 yılına kadar köyün nüfusu 10 ile 20 arasında değişmiştir. Ancak 1856 yılında (Kırım Savaşı) hızla artar ve nüfus 121 kişiye ulaşır.

Polonyalılar, 1877-1878 yıllarındaki Osmanlı-Rus Savaşı’na da katıldılar. Osmanlı ordusuna Polonyalılardan birlikler oluşturuldu. Bir sürü Polonyalı da zoraki olarak Rus ordusunda savaşıyordu. Bu savaş sonucunda yine birkaç kişi Adampol’a yerleşti. Aralarında, Ochocki (Ohotski), Nowicki (Novitski) ve

*Lwow, Ukrayna’da bir kent.

Minakowski (Minakovski) gibi büyük ailelerin kurucuları Andrzej (Andjey) Ochocki, Jan Nowicki ve Pawel (Pavel) Minakowski de vardı.

Diğer önemli bir ailenin reisi olan Wincenty Ryzy (Vintsentı Rıji), 1880’li yıllarda köye yerleşti. Tıp öğrencisiyken ulusal yer altı örgütlerinde çalışması yüzünden Rus yetkililerince Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Adampol’un o zamanki yöneticisi olan dayısı Stanislaw Drozdowski (Stanislav Drozdovski) sayesinde Sibirya’dan dönebildi. Daha sonra genç Winccenty Ryzy, yönetici mülkünün mirasçısı oldu ve köyde nüfuzlu büyük bir kişi durumuna geldi. Orada toplantılar düzenlenir ve köyün önemli konukları ağırlanırdı. Evindeki birkaç ciltlik anı defterinde anı defterinde çok çeşitli uluslardan kişilerin yazıları bulunmaktadır. Wincenty Ryzy’nin evinde ayrıca zengin bir Polonya kitapları koleksiyonu da vardı.

Gajeviç ailesinin kurucusu Niko Gazewic, köye yerleşenler içinde Rusların hışmına uğramayan tek kişi olsa gerekti. Çünkü Polonyalı değildi. Yine de, Slav ve Katolik olduğu için köyün yaşamına ayak uyduruyordu. Önceleri Zagreb civarlarında yaşayan bir Hırvat idi. Niçin Adampol’a yerleşmeye karar verdi bilinmiyor. Adampol’dan bir kızla evlendi. Köy halkı kendisine saygı gösteriyor olmalıydı ki, 1893’te muhtar seçildi.

19. yüzyılın sonlarında Adampol’un bir çok sakini ölmüştü ama gene de nüfusu 150 kişiden az değildi. O zamana kadar köy, ilk göçmenlerin, yani ulusal ayaklanmacılar ve savaşlara katılan askerlerin etkisi altındaydı. Bu insanların gurbette geçirdikleri günleri her zaman zoraki bir durum olarak kabullenirlerdi.

Onlar için Adampol, yeni doğacak Polonya’ya açılan yolun yalnızca bir durağıydı.

1866 yılında, Adampollu Polonyalılardan biri, İstanbul’dan gelen bir başka Polonyalının, evini niçin çitle çevirmediği sorusuna şöyle cevap verir:”Kimin için çit yapayım, ağaç dikeyim? Yarın vatanım beni çağıracak, elime silah verecek, Polonya’ya gideceğim. Emeğimden bir Yunanlı ya da Türk yararlansın istemem…”

Bu tip eski askerlerin köye bu türlü yaklaşımları özel bir hava yaratmıştır. Çocuklar, ulusal savaş ve vatan sevgisi havası içinde büyürlerdi. Siyasî göçmenlerin çocukları olmaları, onlarda ulusal bir bilinç yaratıyordu. Aynı durum, kendi dilleri, kuşaktan kuşağa geçen inşaat kuralları, ya da evlenme adetleri için de geçerliydi. Kısacası yurtseverlik, köy halkının karakter yapısını biçimlendiren unsurlardan biriydi. Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan Adampolluların bile kendilerini Polonyalı saymalarının başlıca nedenlerinden biri, yine bu yurtseverlikti. Fakat ilk göçmenlerin oğulları ile kızları, köyü artık babalarından farklı bir gözle görüyorlardı. Yeni kuşağın zamanında yaşam koşulları eskisi kadar zordu, ama Adampol’da doğanlar, bu köyü kendilerinin küçük vatanı sayıyorlardı. Orada ölünceye kadar yaşayacakları olgusu onları korkutmuyordu, bu yüzden Adampol’un daha da güzelleşmesi, zenginleşmesi, yaşamın ise neşelenebilmesi için gayret gösteriyorlardı. Sonuç olarak evleri, çiftlikleri ana-babalarınınkinden daha düzenli bakımlı olmaya başladı. Adampol’da yaşayan bu yeni gençlik, köyün gelecekteki zenginliğinin temelini atacak olan kuşaktı. Mateusz (Mateuş) Biskupski’nin yıllarca muhtarlık yapan oğlu Ludwik (Ludvik)’in bunda önemli bir rolü vardır. Polonyalılığın, Polonya okulunun yanı sıra en önemli koruyucusu olan köy kilisesi ile de ilgilendi. Köyün en saygı değer sakinleri arasında yer aldı. 82 yaşındayken, 3 yaşındaki bir çocuğu, koşan atlıların altından kurtarırken ağır yaralandı. Çocuğu kurtardı, fakat kendisi öldü.

20. yüzyılın başlangıcıyla birlikte Adampol’da gerçek bir refah dönemi başladı. Bu refah köy halkının sayısının artmasından da belli olmaktaydı. Jan Dochoda (Yan Dohoda) 4 oğul sahibiydi, ama bu oğullarından tam 40 torun sahibi olmuştur. Wilkoszewski (Vilkoşevski)’lerin sayısı yalnızca biraz daha azdı. Köyde eğlenmeyi seven gençlerin sayısı artmaya başladı ve Adampol capcanlı bir köy oldu.

Göçmenler Adampol’a yerleşmeye devam ediyorlardı. Örneğin 1902 yılında Poznan yöresinden Pawel Ziolkowski köye geldi. Hem köy muhtarı, hem de Adampollu çocukların öğretmeni oldu ve Polonya’ya bağlılık düşüncesini yaygınlaştırmada önemli bir rol oynadı.

Adampol üzerine yazılmış ilk kitabın yazarıdır. “Adampol” adlı bu kitap, 1922 yılında Fransızca, 1929 yılında ise Polonezce olarak yayınlandı.

İlk yerleşenlerden yalnızca Ignacy Kepka Polonya’nın 1918 yılındaki kurtuluşuna kadar yaşadı. Artık Polonya’ya dönemeyecek kadar yaşlıydı. 1923 yılında öldü. Yalnızca Wincenty Ryzy’nin oğlu Stanislaw (Stanislav), Polonya’ya temelli olarak dönüş yaptı. Eski ayaklanmacılar ve gezginlerin oğulları için Adampol köyü onları Polonya’ya götüren yolun bir durağı değil, -daha önce dediğim gibi- vatanlarıydı. Onlar için Polonya sanki “Ulusal Kâbe” gibiydi. Oraya, hayatlarında hiç olmazsa bir defa “vatanseverlik haccı” yapmak üzere gitmeyi görev bilirlerdi. Pek az kişi oldukça pahalı olan bu yolculuğa çıkardı. Çıkamayanlarsa bu dileği çocuklarına miras bırakırlardı.

Adampolluların üçüncü kuşağı, yani ilk yerleşenlerin torunları, Polonya’ya temelli dönmeyi artık hiç düşünmez oldular, ama kendilerini Polonyalı sayarlardı. Onlardan birkaç kişiyi tanımak şansına eriştim. İşte en çok onlara minnettarım. Anlattıkları öyküler, Adampol’un tarihi ile yaşam tarzını, havasını tattırdı bana. 1971-1973 yıllarında Adampol’a yaptığım birkaç yolculukta Zygmunt Biskupski’nin evinde misafir kaldım.

Onun babası Ludwik’in oğlu Jozef doksan yaşını geçmişti artık. Ama hem akıl, hem de vücut sağlığı yerindeydi. Köyün geçmişi, avcılık serüvenleri ve Adampol’un büüyk sırrı Heinrich Albertall hakkında ki öyküleri nefes kesiciydi. Jozef Biskupski’de Polonya özlemi hâlâ yaşıyordu o zamanlar. 1973 yılının bir mayıs akşamı, bu hayat dolu ihtiyar bana kemen çalarak, doğduğum köyde de duyduğum birkaç melodi dinletti. Melodiler arasında Dabrowski (Dombrovski) Mazurkası, yani Polonya Ulusal Marşı da vardı.

Mateusz Biskupski’nin başka bir torunu, Jozef’in en küçük kardeşi olan Profesör Ludwik Biskupski’yi de tanıdım. Kendisi 1906 doğumlu. Adampollular o sıralar artık çocuklarını okutacak kadar varlıklıydılar. Ludwik’in eğitimi temel eğitimle bitmedi, İstanbul’da liseyi bitirdi. Sonra Paris Sorbonne Üniversitesi’ne gitti. 1931 yılında orada edebiyat dalında doktora yaptı. Türkiye’ye dönünce İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Yüksek Okulu ve Kuleli Askerî Lisesi’nde ders verdi. Birçok bilimsel makale ve kitap yazdı. Aldığı sayısız nişan arasında Polonya (Polonya Restituta, Polonya Halk Cumhuriyeti Liyakat Altın Madalyası), Vatikan ve Fransız madalyaları da bulunmaktadır. İstanbul’da her kalışımda kendisini ziyaret ederim. Beni her zaman bir likör kadehi ile karşılardı. Profesör Biskupski vefalı bir Türk yurttaşıydı, aynı zamanda de kendisini Polonyalı hissederdi. Her şeyden önce Adampol’u çok severdi. Hatta bir zamanlar, Polonya halkına kötü örnek olmamak için Şikago’da kârlı bir işten vazgeçmiş. O zamanlar, sakin ve dayanışma içinde bir yaşam süren Adampol halkının korunacağını sanıyordu. Temelli olarak İstanbul’a yerleşmişti ama, boş zamanlarını Adampol’daki küçük evinde geçirirdi. Bilimsel ve pedagojik konulardan başak toplumsal ilişkilerle ilgili olarak da gazetelere yazılar yazdı. Polonya ve Polonya-Türkiye ilişkileri konulu birkaç makale hazırladı. Bu yazılar sayesinde Profesör Biskupski “Polonya Haccı’na gidebildi. Polonya kökenli bir bilim adamı olarak Polonya’da 1976 yılında düzenlenen Bilim Kongresi’ne davet edildi.

Adampol’da her kalışımda Jan Dochoda (Yan Dohoda)’nın 80 yaşına yaklaşan torunu Janusz (Yanuş) Dochoda’yı ziyaret ederdim. Neslinin her temsilcisi gibi o da köyüne aşıktı. Köyün sonbaharının yaklaştığından yakınırdı ama, durumu gerçekçi olarak değerlendirirdi. Köyün Polonya karakterini korumasının olanaksız olduğunun bilincindeydi. Adampol’u ziyarete başladığım zamanlarda köyün en çok saygı gören sakinlerindendi. Daha önce defalarca muhtar seçilmişti. Janusz Dochoda ayrıca iyi bir çiftçi idi. 30’lu yıllarda yetiştirdiği düve, yerli tarım sergisinde ödül kazandı. Janusz Dochoda benimle görüştüğünde Polonya’yı görme arzusunu defalarca dile getirdi… Sağlıklı ve güçlü olduğu zaman böyle bir gezi için zamanı olmamıştı, ancak 74 yaşında iken bu düşü gerçekleşti, oğlu ve torunları ile “Kabe”sini görebildi.

Wincenty Ryzy (Vinsentı Rıjı)’nın kızı Zofia (Zofiya) daha şanslıydı. Polonya’yı birkaç defa ziyaret eden Zofia, Polonyalılık ruhunu Adampolda koruma, yayma işinin fedakar bir neferiydi.

Hayat ve gençlik dolu Polonya köyünün turistik bir kasabaya dönüşmesini hayatının sonuna kadar kabullenemedi. Köyü terk edenlere kızardı. Hatta, köyden göçü durdurmak için Adampollu bekârlara Polonya’dan evlendirilmek üzere kızlar getirmeyi düşlerdi. Sayısız söyleşiler ve basındaki yazılar sayesinde Polonya’da oldukça tanınan bir kişi oldu. 1986 yılındaki ölümü herkesçe üzüntü ile karşılandı. Mermer mezar taşında Polonya hükümetinin kendisine vermiş olduğu nişan ve aşağıdaki sözler kazılıdır: “Zofia Ryzy, 1903-1986, Wincenty’nın kızı, atalarının geleneklerine sadık, hayatı boyunca Adampol’un manevi sanatçısı ve destekçisi, Polonya halkının sevgilisi, Polonya hükümetinin hizmet nişanı ile ödüllendirilmiştir”.

Köy değişti, ama yine de varlığını sürdürüyor. Bir çoğu bir daha dönmemek üzere bu dünyayı terk ettiler. 1989 yılı sonbaharında Rajmund (Raymund) Dochoda öldüğü zaman çok üzüldüm. Öldüğünde yetmişine yaklaşmıştı. İstanbul’da oturmakta ve Feustel nakliyat firmasında çalışmaktaydı. Yine de baba ocağından vazgeçmemişti ve boş zamanlarını, yaşlı kiraz ağaçlarının çevrelediği evinde geçirdi. 1986 yılında İstanbul’a küçük bir bursla geldiğimde bana lojman verilmedi. Bu süreyi onun İstanbul’daki işte bu evinde geçirdim. Raymund Bey bir aydan fazla bir zaman beni konuk etti. Adampol konulu Türkçe kitabımı defalarca konuştuk. Maalesef bu kitap basılmadan öldü.

Yukarıda andığım bütün kişiler artık yaşamıyorlar. Köyü inşa edenlerden hiç kimse kalmadı. Adampol konulu kitaplarımı, mevcut arşiv ve kaynaklar yanı sıra köyün bir çok sakininden aldığım bilgiler sayesinde yazabildim.

Onlar da bu kitabın birer yazarıdırlar. Ne yazık ki, Jerzy Ochocki, Bernard Nowicki, Franek Wilkoszewski, Marian Dochoda, Emilia Kepka, Witold Mnakowski, Berta Ryzy, Leonard Dochoda, Ankara’da yaşamış olan ama Adampol’a aşık Edwin Ryzy, karısı Wanda ile Zygmunt Biskupski, Apolonia Ryzy bir daha hiçbir şey anlatamayacaklar. Onları kalbimizde, hatırımızda yaşatalım…

SANATÇILAR VE BAŞKANLAR

Tarihî Adampol’u ve bugünkü Polonezköy’ü yüz binlerce insan ziyaret etmiştir. Bu insanlar arasında dünyaca tanınmış kişiler de vardır. Bizden önce kimlerin bu “cennet köşe”ye hayran kaldıklarına bir göz atalım. Bazı kaynaklarda (örneğin Adelsen) Polonyalı yazarların en değerlilerinden sayılan şair Adam Mickiewicz (Adam Miskiyeviç)’in ziyaret ettiğine ilişkin yanlış bir bilgi vardır. Hatta bazı yazarlar Adampol adının şairin adından geldiğini belirtmektedirler. Bu, gerçeğe aykırıdır. Bu ad, tekrar ediyorum, köyün büyük koruyucusu Prens Adam Czartoryski’nin adından gelmektedir. Gerçi Adam Mickiewicz İstanbul’da birkaç hafta kalmış ama, Adampol’a kadar gitmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’na, Kırım Savaşı sonlarında, iki Polonya birliği komutanlarının, Mehmet Sadık Paşa (Michal Czaykowski) ile General Wladyslaw Zamoyski’nin arasını bulmak amacıyla gelmiştir. Mickiewicz belki köyü de ziyaret etmeye niyetliydi ancak 25 Kasım 1855 tarihinde İstanbul’da koleradan ölmüştür.

Diğer taraftan dünyaca ünlü birkaç sanatçının Adampol’u ziyaret ettiği bilinmektedir. Kurulmasından 5 yıl sonra yani daha çok bir kampı anımsattığı sıralarda köye kont Ladislas Zamoyski ile birlikte ünlü piyanist ve bestecilerinden Ferenc Liszt (Ferents Liszt) gelir. Bu ziyaretten, Kont Zamoyski’nin Czaykowski’ye yazdığı mektubun yalnızca bir cümlesinde söz edilmektedir: “Bay Liszt’in köyü ziyaretinin etkileri görülmeye başladı. Anlaşılan, köyü Podolya’da çok anlatmıştır…”Bugün Sovyet Ukrayna’sı sınırları içinde bulunan Podolya’da Polonyalı soylulara ait çok sayıda zengin çiftlik bulunuyordu. Zamoyski’nin mektubundan anlaşıldığına göre Liszt Podolya’da Adampol,un gelişmesi için bağış toplamak amacıyla bazı görüşmeler yapmış.

Fransız yazar Gustave Flaubert 1850 yılında, kendi doğum günü olan 12 Aralık’ta, Kont Wladyblaw (Ladislas) Koscielski (Koşçiyelski) ile birlikte Adampol’u ziyaret etmiştir. İki yolcu, ıssız yerlerden ve “yer küresinin kuvvetli hareketleriyle ejderha gibi dalgalar oluşturan karla kaplı dağlardan” atla 15 mil yol yapmışlar ve köye gelmişler. Yol üzerinde tavşan ve çakalların izlerinden başka bir şey görememişler. Solgun güneş ışığındaki beyazın durgunluğunu yalnızca küçük meşeler ile çalılar bozuyormuş. Tırmanırlarken ya da inerlerken rehberleri sürekli bağıra bağıra türkü söylüyor, rüzgâr da bu türküyü uzaklara taşıyormuş. Çok soğukmuş ama yolcular atlarla birlikte terlemişler. Sonunda yollarını kaybetmişler. Üzerlerine hayvan postu giymiş Bulgar çobanları onlara doğru yolu göstermişler. Flaubert, Koscielski’nin bir an “… bana sanki Polonya’daymışım gibi geliyor” dediğini yazıyor mektubunda. Yazara ise bu manzara daha çok “Orta Asya’dan Tatarya’ya, Tibet’e ve fazla bilinmeyen bütün kürk diyarlarına ve kalay kubbeli kasabalara yapılan büyük seyahatlerin görüntülerini” anımsatmış.

Flaubert, Adampol gezisini seyahat günlüğünde de anlatmıştır. Kısa bir notunda anlaşıldığına göre köye saat 13.30’da varmışlar. Flaubert önce “karlarla çevrili çiftliğin sessizliği” çarpmış. Büyük olasılıkla, Adampol’un, aynı zamanda konukevi olarak da kullanılan en gösterişli binası olan muhtarın evinde konaklamışlar. Kızartılmaya hazır bir keçi konukları için bekletiliyormuş. Alçıdan ocakta ateş yanmaktaymış. Oda duvarlarında, Fransız sanatçı Deveria’nın stilinde yapılmış ve İngiltere’deki Polonyalıları, köy evlerini ve Ruslar tarafından Sibirya’ya sürgüne gönderilen Polonyalıları resmeden litografiler dikkatini çekmiş. Flaubert izlenimlerini “Vatan aşkı insanı uzaklara, gerçekten çok uzaklara götürebilir” şeklinde toparlamakta.

Adampol’u Pierre Loti’de ziyaret etmiş. Ne yazık ki, bu ziyaret hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Buna karşılık, Çek yazar Karel Droz (Karel Droj) 1904 yılındaki Adampol gezisini ayrıntılı olarak yazmış. İstanbul ve çevresinde profesyonel rehberlik yapan vatandaşı Wincenty Zamecnik (Visenti Zameçnik)’i bu yolculuğa birlikte çıkmaya razı etmeye çalışmış, ancak o, köyün yalnız başına gitmek için fazla uzak olduğunu öne sürerek kabul etmek istememiş. Hafta başına kadar 4 gün daha, Adampol’dan gelen çiftçilerin de katıldığı köylü pazarını beklemeyi önermiş ancak Çek gezgin beklememiş.

Droz, Beykoz’da kolay ulaşmış. O zamanlar kurt sürülerinin de sık sık dolaştıkları yarı vahşi yerlerde 16 kilometrelik bir yol daha katetmesi gerekiyormuş. Yaya, rehbersiz ve silahsız yabancılara burada pek rastlanmadığı için bir Türk polisin ilgisini çekmiş. Polis hayretini gizleyememiş ve Polonyalılara nasıl ulaşabileceğini kendisine ayrıntılı bir biçimde anlatılmış.

Droz, Polonya köyüne en yakın yer olan Arnavutköy’e, önemli bir engel çıkmadan varmış. Fakat yolun son kısmını zor geçer. Çünkü ormanlık kesimde yolunu kaybetmiş. Hatta dönmeyi bile düşünmüş. Sonunda Adampol’a varacağı ümidiyle doğuya doğru kestirmeden yürümeye karar vermiş. Gerçekten de sık ot ve çalılar arasında 2 saatlik zor bir yürüyüşten sonra 1 kilometre kadar uzakta hasat yapılmış tarlaları, yüksek çatıları saman kaplı evleri ve bahçelerin dallı budaklı ağaçları altındaki koyu gölgeye koyulmuş tahıl yığınlarını görmüş. Ormandaki mezarlık ve biraz uzağındaki basit, artık kararmış ahşap çan kulesi görüntüyü tamamlamış. Daha sonra “Cennetten bir köşe gibi gülümsedi bana bu Slav köyü. Kendimi sanki ana-baba evine yakınmışım gibi hissettim” diye yazmış.

Adampol’u yazarlardan daha ziyade diplomatlar ziyaret etmiştir. Bunların çoğu, İstanbul’da oturan Avrupalı elçilik mensupları olmalıdır. Bu aslında çok doğal. Adampol’da kendilerini evlerindeymiş gibi hissediyorlardı. Ayrıca köy halkının büyük bir kısmı Lehçe ve Türkçe’den başka Almanca veya Fransızca bilirdi. Bütün bu diplomat ve askerler arasında büyük sempatiyle anımsanan, Osmanlı ordusunda reform programını düzenleyen Alman Colmar von der Goltz daha önce anılan şu iki mısranın yazarıdır:

Wie Adam in Paradiese wohl,

So fühlte ich mich in Adampol

Ankara’nın başkent olması İstanbul’daki elçiliklerin taşınmasına neden olmuş, Adampol’u ziyaret eden diplomatların sayısı azalmıştı. Yine de çok sayıda Polonyalı köyü ziyaret etmeye devam etmiş, ayrıca Türkler de giderek daha sık gelmeye başlamıştı. Adampol yalnızca özgün olmasıyla değil aynı zamanda kaliteli çiftlik ürünleriyle de ünlüydü. Her şeyden önce lezzetli tereyağı çok tanınıyordu. Köy, İstanbul’da yaşayan çok sayıda gayrimüslim için önemli bir domuz eti üreticisiydi. Bu başarılar büyük olasılıkla Kemal Atatürk’ün köyü 1937 yılında ziyaret etmesine neden olmuştur.

Ata’nın köyde kalışıyla bizzat İsmet İnönü ilgilenmiş, bir gün önceden gelerek her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol etmiştir. Atatürk üzerinde iyi bir izlenim bırakmak amacıyla yalnızca evlerin etrafları temizlenmekle kalmaz, yollar bile düzeltilir. Atatürk kendisine eşlik edenlerle birlikte öğleden önce gelir, lâdinlerle süslenmiş bir takın altından geçer. Köy sakinleri kendisini eski bir Polonya geleneğiyle karşılayarak ekmek ve tuz sunarlar. Saygıdeğer konuk önce, köy sakinlerinin tarım ve çiftçilikle ilgili sorunlarıyla ilgilenir. Hatırlayanlar, evden eve dolaştığını, çitlerin sağlamlığını incelediğini, ahırlara baktığını hatta “bir dalda kaç tane erik veya ceviz olduğunu saydığını” söylüyorlar.

Sonra Adampollular konuklarını yemeğe davet ederler. Atatürk’ün yemekleri beğenmesine sevinirler. Atatürk domuz etinden de yer. Adampol’da her zaman içki içilirdi. Atatürk de buna katılır. Bu insanlar arasında kendisini rahat hissetmiş olmalı ki çok neşelendiği ve güldüğü söylenir. Bu ziyaret sırasında Atatürk, Polonya danslarını görmek ister. Adampollu çalgıcılar keman ve akordeon ile “Krakovlu” dansını çalarlar. Dansedenler arasında genç Franciszek (Françişek) Biskupski dikkatini çeker. Bir sonraki dans, Atatürk’ün isteğiyle tango olur ve iki çift danseder: Türkiye Cumhurbaşkanı ile Kamila Kepka (Kempka) ve o akşamın en iyi dansçısı Franciszek Biskupski ile Aniela Ziolkowska (Ziulkowska). Danstan sonra Atatürk iki saat Jozef Dochoda (Yuzef Dohoda)’nın evinde dinlenir. Saat beş sularında da konuklar İstanbul’a dönerler.

Atatürk’ün Adampol’u ziyareti konusunda kimi zaman tekrarlanan yanlış bir nokta var:”Polonyalılar, başkanın gelişini kutlamak amacıyla büyük bir yaban domuzu avı düzenlemişler. Konuğun şansı çok iyi gitmiş, büyük bir yaban domuzu vurmuş”. Bu doğru değildir. Atatürk, Adampol’da çok kısa kalmıştır, yalnızca birkaç saat. Bunun bir kısmı da Jozef Dochoda’nın evinde dinlenerek geçirmiştir.

Kemal Atatürk’ün ziyareti, Adampol’a ilginin artmasına neden olmuştur. Köy halkı, Atatürk’ün bu köyü, iyi tarım yapıldığı için izlenmeye değer bir yer olarak gördüğünü bugüne kadar anlatırlar. Atatürk tarafından böyle bir açıklama gerçekten yapıldı mı bilmiyorum ama, köyden bu konuda olumlu izlenimlerle ayrıldığına inanıyorum.

Yarım yüzyıl sonra bir temmuz ayı başında, bu kez Cumhurbaşkanı Kenan Evren köyü ziyaret etmiştir. Bu, onun ilk ziyareti değildir. Buraya ilk kez yıllar önce, gençken gitmiştir. Köyün bu günkü durumunu kısaca ifade eder: “Polonezköy değişmiş”. Edward Dochoda (Edvard Dochoda’ya köyün neden küçüldüğünü sorar, onun eşi Iwona (Ivona)’ya “Buradan ayrılmayın” der. Atatürk’ün dinlendiği eve uğrar (Edward Dochoda’ya babası Jozef’ten kalan ev). Ayrıca Tadeusz Ochocki (Tadeuş Ohotski), Leslaw Ryzy (Leslav Rıjı) ve Stella Dochoda’nın evlerini ziyaret eder. Stella Dochoda kendisine, bir zamanlar Adampol’da çok içilen vişne votkasından ikram eder. Sonra Polonezköy’ün merkezindeki kahvenin önünde duran yaşlı ağaçların gölgesinde köy halkıyla buluşur.

Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ziyareti, Polonezköy konulu birkaç yazının Türk basınında yer almasına neden olmuştur. Kamil Başaran, “Polonezköy’ün arı gibi insanları” başlığıyla Hürriyet gazetesine yazdığı makalesinde Polonyalıların çalışkanlığını över. Yazısına “İstanbul’un en güzel köşelerinden biri olan bu Polonya köyü” diye başlar… Buna pek fazla eklenecek bir şey yok herhalde.

ALBERTALL GİZEMİ

Adampol’a konuk olanların arasında en ilginç ve gizemli kişilik, kuşkusuz Heinrich Albertall idi. Adampol mezarlığında, diğer mezarlardan uzakta bulunan mütevazi kabrinde, adı ve soyadı, doğum ve ölüm tarihleri (1858-1941) dışında kısa bir yazı bulunmakta:”Resuiescat in Pace” (Huzur içinde yatsın). Kendisi benim köye gelişimden otuz yıl önce ölmüş. İlginç ve değişik bir tip olduğundan çok kişi tarafından iyi hatırlanmaktaydı. Bu kişilerin anılarında Albertall ile ilgili, tarihe dayalı hikâyeler, sansasyon dolu söylentiler, hatta öbür dünyadaki güçlerce gerçekleştirilen intikam öyküleri birbirine karışmış. Bütün bu anılar, bir yazar için çok ilginç bir malzeme oluşturuyor.

Heinrich Albertall’ın Avusturya vatandaşı olduğu kesindir. 1939 yılında Adampol’da nüfus sayımı yapıldığı zaman Avusturya pasaportu taşımaktaydı. Uzun boylu, iri yapılı ve sportif biri olarak hatırlanmakta. Giyimine özen gösterirdi… “Efendice davranırdı ve her zaman bir prens görünümündeydi.” Zofia Ryzy onu bu şekilde anıyor.

Konuştukların arasında Albertall’ı en iyi tanıyan kişi, gençken yıllarca onun yardımcılığını yapmış olan Jozef Biskupski idi. Başlıca görevi, Albertall’ı ziyaret edecek kişileri not etmekti, çünkü kahramanımız önceden randevu almayan hiç kimseyi kabul etmezdi. Hatta daha önce kendisinin davet ettiği kişileri bile… Biskupski bunu: “Adampol’u resmen ziyaret eden önemli bir Türk memurunu bile kabul etmedi” şeklinde birkaç def vurguladı.

Albertall, Biskupski ile çeşitli konuları görüşürdü. Her ikisi de av tutkunu idi ve bu merak, aralarındaki yaş ve sosyal durum farkına rağmen onları birbirine yaklaştırmıştı. Fakat yıllarca süren tanışıklığa rağmen Albertall, Biskupski’ye gerçekten kim olduğunu söylemedi. Sık sık “ölümümden sonra kim olduğumu öğreneceksiniz” derdi. Meğerse sırrı, her zaman boynunda taşıdığı deri kesenin içinde saklıymış.

Albertall köyde çalışmazdı. Söylentiye göre, başlangıçta Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sefareti aracılığıyla,1918 yılından sonra ise Hollanda Başkonsolosu Kok (Kock, Cook ?) tarafından haftada bir gönderilen para ve paketler sayesinde geçinirdi. Yine söylentiye göre, kendisinin dostu olan konsolosa ise Adampol’un kara ekmeğinden ve bahçesinin meyvalarından gönderirdi. Konsolos bazen buraya ava geldiği için köyde tanınırdı.

Albertall, köyde yıllarca yaşadı. Köy halkı kendi kendilerine onu gerçekten kim olduğunu sorup dururlardı. Albertall ile pek ilişkisi olmayanlar onun kim olabileceğini hiç tahmin edemezlerdi. Yalnızca, garibin biri yada makale veya kitap yazan bir “çılgın filozof” olduğunu söylerlerdi. Kimine göre 100 porsuk avlayacağına dair bahse girmiş biri, kimine göre de Hollanda Konsolosu’ndan para alan bir Avusturyalı idi. Adampol’a sürüldüğü, önemli nedenlerden dolayı orada gizlendiği ya da Türkiye’ye istihbarat yapmak için geldiği şeklinde inanışlara vardı. Albertall’ı daha yakından tanıyanlar ise, Avusturya İmparatoru I. Franz Jozef’in oğlu olduğunu, kaçışının ya da sürgün edilme nedeninin, imparatorun kesin olarak yasakladığı düelloda onun yakın bir dostunu öldürmüş olduğunu düşünürlerdi. İmparator bu işe çok kızmış, öldürenin kim olduğunu bilmeden “kana kan hükmünü vermiş.

İmparator ile düello haberini getiren kişi arasında şu konuşma geçmiş:

-Majesteleri, eğer bu oğlunuz olsaydı?

-oğluma da aynı ceza verilirdi.

Bu durumda, “imparator oğlu” Hasburg hanedanının bir ferdi olarak ölmüş.

Dostları, balmumundan yapılmış mumyasını (ya da kum dolu tabutu) toprağa vermişler, kendisi ise askerî “maslahatgüzar” olarak İstanbul’a gönderilmiş. Bütün bunlar, imparatorun onayıyla hatta kendisinin önerisiyle yapılmış.

Albertall gerçekte kimdi?

İhtiyar Jozef Biskupski, Avusturya İmparatoru Franz Jozef’in yasal değilse bile, evlilik dışı oğlu olduğuna inanır, kendisine Rudolf ismini yakıştırırdı. Zofia Ryzy ise soruma şu cevabı verdi: “Aslında, gerçekten kim olduğunu bilmiyorum, mutlaka imparatorun oğullarındandı ama Rudolf muydu?”

Peki yalnız yaşayan bu insanın Franz Jozef’in oğlu olduğu varsayımı nereden çıkıyor? Adampol’da yaşayan bu söylenti nasıl doğdu?…

Zofia Ryzy, Albertall ile defalarca konuşmuş. Albertall, çok önemli biri olduğunu hissettirmekle birlikte, Zofia’ya hiçbir zaman kim olduğunu açıkça söylememiş. Yalnızca bir defa, genç kızdan beklediği ilgiyi görmediği için şöyle seslenmiş:”Sen bana gelmek istemiyorsun, ama ben bir Habsburg’um”.

Bayan Zofia’ya göre, Albertall’ın köyde üç gerçek dostu vardı: Pawel Ziolkowski, Ksiezopolski ve Bayan Zofia’nın babası. Wincenty Ryzy hiçbir zaman çocuklarıyla Albertall hakkında konuşmazdı. Zofia’nın annesi ise “Albertall, İmparator Franz Jozef’in oğludur, beyimiz ise sırrını bilir, ancak söz verdiği için söylemez” derdi. Söylentiye göre de -beş yıl önce Jozef Biskupski’de bunu bana söyledi- kiliseye hiç gitmeyen Albertall, Avusturya-Macaristan İmparatoru öldüğü zaman ayrı bir ayin yaptırmış, sabah saat altıda kiliseye gitmiş. Ayinde duygulanmış, gözleri yaşarmış. “….bu benim babamdı diye fısıldamış. Aynı ayine Zofia Ryzy’nin annesi de katılmış, sonra Albertall’ın döktüğü bu göz yaşlarını anlatmış.

Ayrıca Albertall, Zofia Ryzy’ya ölümünden sonra evinin müzeye dönüşeceğini, bu yüzden köyün çok ünlü olacağını söylemiş. Köye çok insan gelecek, evini gezecekmiş.

Albertall öldüğü gün Zofia Ryzy, küçük kesede bulunan belgelerin bir çavuş tarafından alınıp götürüldüğünü Jadwiga Cianciarowa’dan öğrenmiş. O çavuşa gitmiş, bu belgeleri okumak için izin istemiş. 1986 yılında ölen bu Adampol aşığı, çavuşun izin vermediğini, “karakolda okurlar” dediğini yıllar sonra acıyla bir kez daha andı.

1941 yılında köyde yalnızca kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar vardı ve Albertall’ın işlerine bakacak kimse yoktu. Büyük olasılıkla Almanca yazılmış bu belgelerin değerini, Türk polisleri anlayamadılar. Gizemli Albertall’ın gerçekten kim olduğunu öğrenmek isteyen Nadide Türegün, bir polis olan Çavuş Abdullah ile konuşmuş. 1986 yılında kendisiyle konuştuğumda belgeler birinde Avusturya-Macaristan armasının ve I. Franz Jozef’in imzasının bulunduğu sonucunu çıkardığını söyledi bana. Sözü edilen çavuş, Albertall’dan kısa bir süre sonra ölmüş, Albertall’ın belgelerinin ne olduğu ise hâlâ bilinmiyor.

Albertall hakkında topladığım bilgi ve özellikle köylülerin Avusturya İmparatoru I. Franz Jozef’in oğlu olduğu biçimindeki kuşkuları, beni Hasburg hanedanı hakkında da bilgi toplamaya itti. Gerçekten de imparatorun 1858 doğumlu bir oğlu (Albertall’da aynı yıl doğdu) vardı. Bu oğlu, Arşidük Rudolf 1881 yılında 29 Ocağı 30 Ocağa bağlayan gece bilinmeyen bir nedenle öldü.

30 Ocak tarihli ilk resmî bildiride, çok sevdiği şatosu Mayerling civarında avlanırken geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğü belirtildi. Bu açıklamaya kimse inanmadı. İki gün sonra yayınlanan ikinci bildiride doktorlar veliahtın intihar ettiğini açıkladılar. 31 yaşında ve ileride hükümdar olacağı bilinen bir erkeğin bunu yapmış olabileceği kimse tarafından kabuk edilecek bir davranış değildi. Tarihte böyle bir olaya o güne kadar hiç rastlanmamıştı. Kendisi Avrupa’da çok nüfuzlu bir hanedanın varisi, 40 milyonluk bir ülkenin gelecekteki imparatoru, geniş düşünen, yaratıcı gücünün zirvesinde, özel bir sorunu olamadığı düşünülen bir insandı.

Kısa bir süre içinde bazı gazeteler, Rudolf’un sevgililerinden biri Maria Vetsera’nın da Myerling’te öldüğü yolunda haberler yayınlamaya başladılar. Gazetelere göre Maria kendi isteğiyle kendini Rudolf’a vurdurtmuş, sonra küçük bir kasaba olan Heiligenkreuz mezarlığına gizlice gömülmüş. Fakat hükümet makamları, hiçbir zaman, 29/30 Ocak gecesi Mayerling’te öldüğü kesin olmasına rağmen bunu doğrulamadı.

Rudolf’un ölümü ile ilgili sırrın açıklığa kavuşması, ilgili belgelerin yokluğundan dolayı pek zordur. Viyana Burg İmparator sarayında olayla ilgili mutlaka çok belge vardı. Her saray protokol şefi, görevine başlamadan önce Mayerling belgelerini kapsayan büyük bir deri çantanın varlığından bir önceki şef tarafından gizlice haber edilirdi. Ama, 1917 yılında Franz Jozef’in ölümünden sonra, titizlikle korunan bu çanta açıldığı zaman içinden eski gazete ve boş kâğıtlardan başka bir şeyin çıkmadığı görüldü.

Sonuç olarak tarihçiler Rudolf’un, o feci gecede intihar mı ettiğini yoksa bir cinayete mi kurban gittiğini anlayamadılar. Eğer öldürüldüyse o zaman kimin teşvikiyle öldürüldü sorusu ortaya çıkıyor. Diğer taraftan bazı bilgiler, Rudolf’un Mayerling’te ölmediği, yalnızca önemli özel ve siyasal nedenlerden dolayı Habsburg olarak ortalıktan kaybolmaya karar verdiği kanısını uyandırabiliyor. Belki de Kapusin kilisesinin bodrumuna onun, yalnızca mumdan yapılmış kopyası konmuş, kendisiyse uzak yerlere gitmişti. Bu varsayım Adampol öyküsüne de uyuyor. Bu düşünceden hareket ederek büyük bir merakla Rudolf’un ikinci kişiliği olan Heinrich Albertall ile ilgili bilgileri toplamaya başladım.

Albertall’ın Boğaziçi’ndeki kalışıyla ilgili -Adampolluların sözlü bilgileri dışında- bir çok yazılı belge bulunmakta. Bu şekilde ilgisi olduğu sanılan eylemlerin bir bölümü çok kolay doğrulanabilir:

1896 yılından itibaren Avusturya-Macaristan İstanbul Telgraf Haberleşme Bürosu hesabına, pek tanınmayan bir Avusturyalı, Heinrich Albertall çalışmaya başlar. Bu ad, büronun niteliğini tam olarak yansıtmamaktadır. Bütün güçlü devletler 19. yüzyıl boyunca bir akbaba gibi “Avrupa’nın hasta adamı” Türkiye üzerinde, Osmanlı mirasından en iyi parçayı kapabilmek için bekleşiyordu. Balkan eyaletleri için diş bileyen Avusturya, bu konuda Rusya dışında en gözü doymayan ülke idi. Bu iki devletin hükümetleri Türkiye’nin iç durumu hakkında bilgi veren istihbarata büyük önem vermekteydi. Yukarıda anılan haberleşme bürosu, basın ofisinden çok siyasal niteliği olan bir yerdi. Büronu ajanları, hükümetlerinin ilgilendiği konular hakkında bilgi toplar, analiz ve incelemelerde bulunurlardı. İşte bu tür çalışmalardan ötürü -başlangıçta büro çalışanı, sonra da muhabir personel olarak- Albertall’ın adı Adampol’da casusa çıktı.

Albertall’ın, Avusturya-Macaristan Dış İşleri Bakanlığı’na gönderdiği raporlar halen Viyana Devlet Arşivi’nde bulunmaktadır. Onları incelemek üzere Viyana’ya gittim.

Albertall’ın ilk raporları 1896 yılına ait. Bunları ayrıntılı incelemek gereksizdi. Çünkü çoğunlukla Türkiye’nin iç durumu, uluslar arası ilişkileri ve diğer siyasal konuları içeriyordu. Albertall oldukça çalışkan biriymiş. Bazen her gün rapor gönderirmiş. 1897 yılında 159, 1915 yılındaysa 327 rapor yollamış.

Raporların büyük kısmını Osmanlı basınından tercümeler oluşturmaktadır. Ama, üzerinde çok çalışması gereken ve konuya iyice vakıf olmayı gerektiren, önemli siyasal konuları içeren kalın raporlar da var. Türkiye’nin o günkü durumunu anlatan, 4 Temmuz 1909 tarihli rapor yirmi yedi sayfadan oluşuyor. 25 Mayıs 1913 tarihinde Adampol’da hazırlanmış “Konstantinopol’deki Kolonimizin İşleri Üzerine Düşünceler” başlıklı raporsa yukarıda anılanın iki misli.

Ama Albertall kendini her şeyden önce asker hissedermiş. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, pasaportundaki kayda göre 56 yaşındadır ve hiç de genç sayılmaz. Buna rağmen gönüllü olarak askere gitmeye karar verir.

4 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul’dan ayrılıp “Braganza” gemisi ile Trieste’e gider. 12 Ağustosta Viyana’da “Zu Ungarische Krone” otelindedir. Piyade astsubay olarak Temeşvar’da (şimdi Romanya’da) bulunan 61 no.lu yedek taburuna alınır. Savaşa katıldığına dair bilinen tek şey, kısa bir zamanda yaralanıp Debrecen’deki (Macaristan) hastaneye yatırıldığıdır. 18 Kasım 1914 tarihinde tekrar İstanbul’a gelişi, hastaneden sonra izine çıktığını gösteriyor. Aralık başında yine Temeşvar’dadır, ama uzun zaman kalmaz; Avusturya Dış İşleri Başkanlığı’ndan Vinzenz Göbl’in Albertall’a gönderdiği yeni pasaport, Albertall Temeşvar’dan ayrıldığı için 22 Ocak 1915 tarihinde Göbl’e geri gönderilir. İstanbul’a döndükten sonra yılda 1200 kuron maaşla yeniden büro personeli olarak çalışmaya başlar, savaşa katıldığı için de 300 kuron tutarında ek maaş alır.

Viyana Devlet Arşivi Müdürü Bayan Anna Benna arşivde bulunan Albertall ile ilgili belgelerden şimdiye kadar hiç kimsenin yararlanmamış olduğunu söyledi. Meçhul Avusturyalı ile kimse ilgilenmemiş. Albertall’ın metinlerinin bu arşiv için yapılmış genel analizden, yazılarının süslü bir stilde yazıldığı, yazanın da kendisinden hiç söz etmemeye özellikle dikkat ettiği anlaşılıyor. Bilinen tek ayrıntı, kendisini asker olarak adlandırmış olması…

Albertall’ın askerî faaliyeti savaşa katılmakla sınırlı değil. Bu konuda kitaplar da yazmış. Raporlarından birinden 1892 yılında “Darf Russland einen Angrif an den Bosporus wagen” (Rusya, Boğaziçi’ne saldırmaya cesaret edebilir miydi?) başlıklı bir makaleyi “Militarisch Politischen Studia” dergisinde yayınladığı anlaşılıyor. Başka bir yerde, askerî konuları işleyen 13 kitabın yazarı olduğu şeklinde bir not var. Avusturya Devlet Arşivi personelinin yürüttüğü ek araştırmalardan da Viyana ve Leipzig’de 1913 yılında “Türk Jena’sı mı? Eski bir dostun, Türk birlikleri üzerine düşünceleri” adlı makalenin ona ait olduğu anlaşıldı. Hasan Ahmed takma adı ile “Armeeblatt”, “Reichswehr”, “Danzers Armee-Zeitung” ve Berlin’de çıkan “Militärwochenblatt”, “v. Lobelsche Jahresberichte” adlı dergilerde yazılarının çıktığı biliniyor. Ayrıca, “Internationalen Revue über die gesamten Armeen und Flotten” dergisinin 1898 yılı ağustos fasikülünde yayınlanmış “Türk Wehmacht’ı ve Balkan Ülkelerinin Orduları” ve “1897 yılı Türk Zaferi Üzerinde Düşünceler” başlıklı iki geniş çalışması bulunuyor. Ne yazık ki, Albertall’ın yazmış olduğu ve özellikle kendisinin andığı diğer kitap ve makaleler saptanamadı.

Albertall’ın, raporları ve askerî konulu çalışmalarında ortaya koyduğu bilgiyi nereden edindiği meçhul. Mutlaka bir yüksek okulda, büyük olasılıkla bir askerî akademide okumuş olmalı. Kendi başına bunları öğrenmiş olması imkânsızdır. Diğer taraftan Avusturya’nın o zamanki yüksek okullarının mezun ya da öğrenci listelerinde herhangi bir Albertall’ın bulunmadığı da kesindir.

Albertlall’ın, Viyana Devlet Arşivi’nde bulunan pasaportunda yalnızca adı, soyadı, doğum tarihi (1858) ve eşkali var. Adı ve soyadını kesinlikle sahte olarak kabul etmek gerek, doğum tarihine inanmak için de hiçbir neden yok… Belki eşkali gerçeğe uygundur, ama fazla geneldir. Bundan Albertall’ın, kumral, uzun boylu, ela gözlü, oval yüzlü biri olduğu anlaşılmakta. “Dudakları” ve “burnu” hanelerinde “normal” yazıyor. Ne yazık ki, bu bilgiler, pasaport sahibinin gerçekten kim olduğunu ortaya koyacak nitelikte değildir. Arşivde, Albertall’a gönderilen paralara ait makbuzlar dışında bir belge yok.

Eldeki veriler, Albertall’ın Türkiye’ye gelmeden önce kim olduğunu ve Avusturya’dan ayrılma nedenini açıklamak için yetersizdir.

Heinrich Albertall’ın sırrını aydınlığa kavuşturacak yeni bir ipucu Polonezköy’den çok uzakta, İsveç’te beklenmedik bir biçimde ortaya çıktı. 1955 yılında, Uppsala Üniversitesi Alman Dili okutmanı Alfred Wolf, İsveç’in, 1933’te ölen İstanbul Büyükelçiliği müsteşarı ve tercümanı Johannes Axel Kolmodin’in mektupları üzerinde çalışırken Albertall’ın izine rastlar. 1923 yılına ait mektuplarda Wolf, C. Einer af Wirsen’in Albertall için iki defa Johann Orth adını kullandığını tesbit eder.

Heinrich Albertall ile ilgili bu tek iz aslında yakından incelenmeye değerdi. Ama ne yazık ki Wolf, yaptığı araştırmalar hakkında herhangi bir yazı bırakmadı. Konumuz olan gizemli Avusturyalı ile ilgilendiği, yalnızca Avusturya Devlet Arşivi ile yaptığı yazışmadan anlaşılmakta. 1866 yılında doğan Wolf’un halen hayatta olması imkânsızdır. 1942 yılında emekliye ayrılmasından sonra Uppsala Üniversitesi, kendisiyle bağlantıyı kaybeder.

Ama bu iz bizi, daha önce anılan Carl Einer Thure af Wirsen’e (1875-1946) götürüyor. Kendisi aristokrat İsveçli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Kariyerine subay olarak başlar, daha sonra diplomasiye geçer. I. Dünya Savaşı’nda ve savaştan hemen sonra Türkiye ve Bulgaristan’da askerî ateşe olarak görev yapar. Genellikle askerlikle ilgili bir çok kitap ve makale yayınlamıştır. A. Wolf’a göre işte bu diplomat yazılarında Albertall için iki defa Johann Orth adını kullanmıştır.

Sanırım burada Johann Orth’un kimliği hakkında okura kısa bir bilgi vermem gerekiyor. Johann Orth aslında, Habsburg ailesinin bir ferdi, Arşidük Rudolf’un kuzeni, Arşidük Johann Salvator’du. Johann Salvator, Mayerling faciasından kısa süre sonra arşidük unvanından ve bu unvanının imtiyazlarından vazgeçti, ailesiyle bağlarını kopardı, yeni bir soyadı alarak gemiyle başka ülkelere gitti. Bu olayın nedenlerini şimdiye kadar tam olarak açıklanmış değil. Diğer taraftan, Johann Salvator’un Rudolf’un ölümüne neden olduğuna dair kuşkular yok değil. Johann Salvator, arşidük unvanından vazgeçmesinden önce yazdığı kitap ve makaleler yüzünden birkaç defa imparatorun gözünden düşmüştü. Garip ama, o da yazılarında Heinrich Albertall gibi genellikle askeri konularla ilgilenirdi. 24 yaşındayken “Avusturya Topçusu Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısını, 1873’te “Avusturya Ordusunun Psikolojik Gelişmesine Ekler”i bir yıl sonra ise “Avusturya Ordusunun Psikolojisi ve Fizyolojisinden” başlığı altında diğer yazıları yayınlandı. Avusturya’da o zaman yürürlükte olan askerî eğitim kurallarını eleştiren “Drill oder Erziehung” (Talim ya da Eğitim) adlı kitap büyük hoşnutsuzluk yarattı.

Şimdi yine İsveçli diplomat Einer af Wirsen’e dönelim. İstanbul’da görev yapan diplomatlar, avlanmak için sık sık Adampol’a giderlerdi. Kendisi de onlardan biri olduğundan, Adampol’da Albertall ile buluşmak için mutlaka çok fırsatı oluyordu. Af Wirsen, ayrıca askerî konularda da uzmandı. Hem Arşidük Johann Salvator, hem de Heinrich Albertall’ın yazılarından mutlaka haberdar olmalıydı. Bu yazıların birbirine benzer yönleri olduğundan Polonezköy’de oturan “yalnız adam”ın Arşidük Johann Salvator olduğu kanısına varmış olabilir.

Bu varsayım kabul edilirse, Adampol’un gizemli öyküsü değişir. O zaman Heinrich Albertall, babasının dostunu öldürdüğü için kaçan imparator oğlu değil, imparatorun, bu kişinin ölümünün sorumlularından olduğu için ülkeden ayrılan bir akrabası ve dostu olurdu. Heinrich Albertall’ın gerçekten kim olduğu kesin olarak açıklanamıyor. Adampol’daki söylentide olduğu gibi, İmparator Franz Jozef’in oğlu Arşidük Rudolf muydu? Yoksa Rudolf’un ölümü ya da kayboluşuyla ilgisi olan imparatorun akrabası Johann Salvator muydu? Yoksa bambaşka biri miydi? Böyle idiyse o zaman boyuna asılı deri kesede ne gibi bir sır vardı? Bu sorulara doyurucu bir cevap hâlâ bulunamamakta.